Halil Cibran/Ermiş

Biraz Halil Cibran/Ermiş’ten bahsedelim, birkaç gün önce yiyip bitirdim bu eseri. Sadece 4 saatimi aldı hayatımdan ama gerisin geri bana o kadar çok şey verdi ki! Baş karakterimiz El Mustafa, başka diyarlardan Orfales’e gelmiş, orada kaldığı on iki sene boyunca tüm halkın içine işlemiş. Sofralarında yanlarında, işlerinde onlarla olmuş. Bana kalırsa El Mustafa, halkın duymak istediklerinin vücut bulmuş hali. On iki seneden sonra El Mustafa’yı geri götürecek gemi geliyor ve halk ondan gitmeden önce her şeyin cevabını istiyor.. El Mustafa ise bir cümlede ebediyeti özetliyor: “Ey Orfales halkı, neyden söz edebilirim ki size, zaten sizin içinizde akıp durandan başka?” Bazen bu kadar basit işte, içimize bakmaktan başka her yerde arıyoruz çareyi. Gözlüğümüzü arayıp dururken aslında kafamızda olduğunu fark etmek gibi bir şey bu. Keşke daha erken uyansak bu uykumuzdan. Kitabın sonraki bölümleri farklı farklı konular içeriyor: sevgi, evlilik, çocuk, vermek, çalışmak, sevinç ve keder, suç ve ceza, özgürlük, düşünce ve hırs, acı, kendini bilmek…  

Vermek bölümünde şöyle bir cümlesi var: “Su kaynaklarımız doluyken susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilemeyecek susuzluk değil de nedir?” Neden bağımlıyız bu kadar, neden eksileceğiz diye bu kadar korkuyoruz? Yarının garantisi yok ama hep yarın için çalışıyoruz. Hangi nesneyi elimizde sonsuza dek tutabiliriz ki diye soruyor El Mustafa, var mı aklınıza gelen? Sonsuza dek tutabileceğimiz şey sadece aramızdaki sevgi bağlarıdır.

Çalışmak bölümünde emeğin güzelliğini anlatıyor. Emek sayesinde hayatı sevmeyi, hayatın en gizemli sırrıyla candan dost olmaya benzetiyor. Ne güzel şey çalışmak, üretmek; alın terimle ben kazandım diyebilmek! Eliniz bir işi tuttuğunda, tuttuğunuz yerden size hayat veriyor adeta. Fakat aşksız çalışmanın nafile olduğunu savunuyor her düşünür gibi. Yaptığımız işe aşık olmazsak, sadece bir giysi üretmiş oluruz, eğer işimize aşık olursak o giysiyi yalnız en sevdiğimiz insan giyecekmişçesine yüreğimizden çektiğimiz ipliklerle dokuruz diyor. Benim babam bu dünyadaki en çalışkan insan, alın teriyle para kazanıp bizim rahatımız için çalışıp didinen adam. Çalışmaya aşıksam onun sayesinde, babamdan gördüm ben işini sevgiyle yapmanın güzelliğini. Ortaya ürünün çıkardığındaki o gülümsemesiyle aşık oldum emeğe. 

Sevinç ve keder bölümünde, sevincimizin, kederimizle aynı şey olduğunu öne sürüyor. Sevinç ve keder de aynı, bizi güldüren de ağlatan da aynı. İkisi de içimizin ta derinliklerinden geliyor, keder ne kadar derine işlerse o kadar sevincimiz artıyor.

Son olarak, söz söylemek! Aslında sadece ses çıkarıyoruz, ağzımızdan çıkan cümlelerin, kelimelerin nereye gittiği hakkında en ufak fikrimiz yok. Bir bebeğin yemek yerken video izlemesi gibi bir şey bu, oyalıyoruz biz de kendimizi böyle. Bence bir anlamı yok art arda çıkardığımız o seslerin. Önemli olan çıkarmadığımız sesler, sükuneti okumak zordur işte. Sessizliğinizi okuyan insanlarla olmanız dileğiyle sonlandırıyorum bu yazıyı.

Bir cevap yazın