Siddharta

Yıllar boyu babasının izinden gitmiş, ermiş kişilik olarak görülen, her şeyi doğru yapan bir Siddharta düşünün. Kendisi hariç etrafındakileri görüp içine işlemiş, gittiği yoldan sapmaya henüz cesareti olmayan biri. Herkes onun bu mağrur kişiliğine hayran, sevgi dolu fakat Siddharta’nın içinde o sevginin esamesi okunmuyor. İçindeki ruh testisi hiçbir şekilde dolmuyordu, ne bilge Brahmanların verdikleri yetiyordu ne de babasından gördükleri. Hayatınıza dair her şeyi sorguladığınız yaşı düşünün, size anlatılanlardan daha fazlası olduğunu düşündüğünüz yaşlar; işte tam da bunları yaşıyordu bilge olma yolunda yürüyen ama bir adım bile atmıyormuş gibi hisseden Siddharta. Bilgelik konusunda hayrandı babasına, her gün yola tekrardan çıkıyordu o; günahlarından arınmak ve Atman’ı aramak için. Tek bir şeyi yapmıyordu babası, kendi benliğinde o günahlarından arındığı pınarı bulamıyordu işte; bu yolculuk değil yolunu şaşırmaktı sadece. 

Uyandırdı kendini bu rüyadan Siddharta, bir Samana olmak için yola koyuldu. Terbiye etti kendini açlıkla, oruçlar tuttu; bez parçasıyla örtündü sadece. Dünyevi işlerle uğraşanları gördükçe tiksindi onların bu sahteliğinden, yaşama hırslarından; dünya böyle bir yerdi işte. Sahi neden ve neye uğraşıyoruz biz? Rol yapmaktan kendi gerçekliğimizi unuttuk. Çok dalıp gitmiştik biz bu hırsa, bir tokat gelip bizi yere sermeliydi zaten. Siddharta gibi, benliğimizi bulmalıydık yollarda; aramak olmamalıydı tek amaç, yerlere değil önümüze bakmalıydık en çok.

“Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben’ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben’sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu.”

Yolda kaybolmak makbuldür o zaman, çıkış işaretlerinin bizi yine kendimize getireceğini biliyoruz nasıl olsa. Kaçamayız o’ndan. Bu dönüş hep aynı kalacak, sizi yanıltmasın başka tabelalar. Belki başka bir halimiz çıkacak önümüze, ama özümüzden kopamayacağız. Siddharta bir önemli şeyi daha öğrendi zamanla: o da hiçbir şeyi öğrenemeyeceğimiz oldu. İnsanın bilmesi gereken tek şey, öğrenmek için can atması gereken tek şey kendi benliği olmalı. Cevabını ölesiye duymak istediğiniz her şey içinizde, Atman’da saklı. Yetmedi Siddharta’ya bir Samana olmak, hem hiçbir şeyi öğrenemeyeceğini bilen bir insana kim ne aktarabilir? Başka bir öğretiye koştu o da, Buddha’dan ders almaya. Aslında içten içe biliyordu işe yaramayacağını, en sonunda farkına vardı tüm öğretilere sırtını çevirmesi gerektiğini, hedefine tek başına ulaşması gerektiğini.

“Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgar varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar.” 

Kendinize kulak vermenizin zamanı gelmedi mi sizce de? Yıllardır susturup söz hakkını elinden aldığınız o benliğin sesini duyma zamanı geldi. Kulaklarınızı kapatıp, sağır edecekseniz kendi sesinize; hayat dediğiniz şeyin bir anlamı kalmayacak. Duyacaklarınızdan korktuğunuz için mi bu saklanış? Bir manası yok bu saklanmanın, bir sabah uyandığınızda yüzünüze bir tokat gibi çarpacak, susturduğunuz her şey. Bu hayatınıza verdiğiniz önem, sevinçlere böylesine bağlanmanız acılardan bir öylesine kaçmanız; bir sonu olacak. Uykunuzdan uyanmadığınız sürece sahte ve manasız hayatınız sürüp gidecek. 

Dedim ya aramamalıydık kendimizi yollarda çünkü aradığımızdan başkasını gözümüz görmez böyle, başka hiçbir şeyi alıp katamayız içimize. Yolun bir manası kalmaz yanınıza bir şey kalmıyorsa. Bulmuş olmak, özgürlüğünü eline almak demekti; aradığın bir şey kalmazdı böylece. Gözün yine kendine kör olmazdı bulduğunda, önündekini görmekten aciz olamazdın istesen de. 

Bir cevap yazın