Değişmezin İstikrarı

İstikrar kelimesinin kökeninde “karar” vardır, belki de kelimeyle uzaktan yakından bir ilişiği yoktur ama bana göre istikrarın içindeki “tekrar” bizi gerçekten bu kavramı anlamaya götürür. Dünün bugünle tıpatıp aynılığı değil aslında, istediğin şey her ne olursa olsun ona ilk günkü gibi yaklaşıp haşır neşir olmak; umudu kesmeden devam etmek bir nevi. İstikrar denilen kendinize verebileceğiniz güzel hediyelerden biri olan bu kavram çoğu zaman tembelliğin karşısında güçlü bir savaş verir; hoş ne kadar istikrarlı olduğunuz tembelliğe karşı savaşıp savaşmadığınıza bağlı. Eğer miskin, tembel biri olmanızın doğanızda olduğunu düşünüyorsanız bazı kötü haberlerim var: karakterin değişmeyeceğinin arkasında birçok düşünür bulunuyor. Kant’ı ele alabiliriz, kendisi karakterimizin kendiliğinden edindiğimizi bizim bir etkimizin olmadığını savunuyor; pek tabii ki bu zamana ve mekana göre değişiklikler gösterebilir, Rousseau etkisindeyken insanların içinde kötülük olmadığını yalnızca iyilik tohumları olduğunu ve bunun meyvesini eğitimle alabileceğimizi düşünüyordu. Naif bir düşünce olduğu kanaatindeyim, zaten kendisi de Rousseau etkisinden sıyrıldıktan sonra ne iyi ne de kötü yaratıklar olduğumuzu düşünmeye başlıyor.

 İstikrar dedikten sonra Kant’tan bahsetmek bana çok doğal geliyor çünkü insan dediğimiz şey çelişkilerin vücut bulmuş halidir, istikrarın değerini bilip üstüne yorganı örten kişi aynıdır mesela. Fakat Kant bu çelişkilerin farkına varıp hepsinin üstünden gelip, felsefesini her anlamıyla hayatına katmıştır ve yaşatmayı başarmıştır bana kalırsa. Kendiyle uzlaşmamış birinin istikrarlı bir yaşam sürmesinin imkanı yok, iç dengeni kurduktan sonra etrafındaki kavramlarla barışabilirsin. Nasıl bir düzen kuracağımız her zamanki gibi “kendimize”  bağlı, bana göre sağındaysa sana göre solunda sonuçta! Karşınızdaki size sadece istikrarın neden önemli olduğunu anlatabilir, dengeyi kurabilmek sizin elinizde. Yani Kant yapmış biz niye yapamıyoruz diye bir argüman sunamam tabi ki de. Aslında Kant’ın karakterin geri dönülemez bir yapıt olduğunu öne sürerken, insanın doğuştan getirdiği bazı özelliklerin yavaş yavaş kendi gayretleri sonucunda elle tutulur biçime getirdiğinden bahsediyor olabilir. Belki de bizim elimizde olmayan bir süreçten bahsediyor, sınırlarımızın dışında gerçekleştiğine göre karakteri değiştirmek için tüm bu sürecin silip sıfırdan başlamak gerek demektir. Kısaca ölmeden yaşayamamak diyebiliriz bu olaya.

Schopenhauer da karakterin değişmez olduğunu savunanlardan, eğer düzeltilebilir olsaydı hayatının ikinci yarısında olan insanların birinci yarısında olanlara nazaran daha erdemli olurdu diyor kendisi. Genç birinin yaptığı hataların hiçbir önemi olmadığı ve gelişimine katkı sağlamadığını, bunlardan ders çıkarıp daha nicelerini yapmamaya gayret etmediği anlamını çıkarabiliriz. Hatalar tekrar tekrar işlenip duruyor, hiçbir şeyin bir manası olmadığı gibi bunun da yok. Ayrıca hayatı boyunca bir kez bile hata yapmış insana karşı güvenimizi yitiririz, o kişi gözümüzden düşer diyor. Bu argüman hayatlarımızı kolaylaştıracak cinsten, yanlış bir davranışa maruz kaldığınızda bunun son olacağını düşünmek bana kalırsa naiflik oluyor; bu yorum karakterin değişmez olduğunu desteklediğimi göstermez, sadece içeriğini güçlü buluyorum. Kimse ikinci şansı hak etmez demekle aynı kapıya çıkıyor, biz kabul etmekte zorluk çeksek de ikinci şansı verdiğimiz kişinin üçüncüsünü istemekten çekinmeyeceğini anlamamız gerekmiyor mu artık?

Gerçekten istikrarsızlığımız yaratılışımız bu şekilde olduğundan mı ya da karakterimizi değiştirmeye gayret etmeyecek kadar tembel olduğumuz için mi bilmiyorum. Değişmez, düzeltilemez diye nitelendirerek biraz kolaya kaçmak gibi geliyor bana; böylesine basit, karmaşıklıktan uzak yaratıklar değil miyiz orası da tartışılır fakat karakterlerimiz şekerle suyun birbiriyle oluşturduğu karışım kadar bütünüyle saf ve anlaşılır olduğuna inanmak ego sahibi bir tür için oldukça zor.

Bir cevap yazın