Evrilmeyen İnsan

Toplumların gelişiminin ilerleyen bir süreç olduğunu öne sürmek, bunları bilimsel çerçevelere oturtmak kendisini sosyal darwinizmciliğe götürmüştür. Darwin’den 7 yıl önce “survival of the fittest” kavramını dillendiren o olmuştur. Fakat kendisi Darwin’den daha çok Lamarck ile ilişkilendirilmiştir. Lamarck’ın biyolojik değişim mekanizmasını alıp insanlara uyarlamıştır. Spencer’ın sisteminde bir uyum sürecinden bahsedebiliriz; ebeveynlerin o zamana kadar geliştirdikleri ve geliştirdikleri sayesinde yaşamları kolaylaştıran özellikleri, çocuklarına aktarırlar. Spencer’a göre kadın, çocuğuna fiziksel görünüşünü; erkek ise zekasını ve karakterini aktarır. Kendisi tam da bu yüzden George Eliot’ın evlilik teklifini geri çevirmiş, doğacak çocuklarının hem çok çirkin hem de onun standartlarına ulaşamayacağını belirtmiştir. Zaten kadınları, erkeklerin entelektüel işlerini devam ettirirken dikkat dağıtan bir etken olarak gördüğünden hayatının tamamını bekar biri olarak geçirmesi insanı hayrete düşürmüyor.

Güçlü, varlıklı bir ailede doğmuş çocuğun bu özellikleri kendine katarak çarkı döndüreceği kuşkusuzdur; öte yandan zayıf ve yoksul bir ailenin çocuğunun kaderi az çok tahmin edilebilirdir. “Survival of the fittest” tam da bu noktada devreye giriyor, eğer uyum sağlayacak özellikleriniz bulunuyorsa çalışmayı bırakmazsınız, bireysel düşünürsünüz fakat diğerleri de aynı şekilde bireysel düşünmeye devam eder; herkes üzerine düşen bencilliği yerine getirip çalışmaya, yıldızları hedef almaya devam ederse her şey yolunda ilerler. Toplum olma niyeti olmadan pragmatik nedenlere dayanan insanlar bir yerden sonra bir bütün oluşturur.

Aslında Spencer, insanlarda hayvanlardaki gibi tek ve ortak bir bilinç olmadığı ve bundan dolayı insanın toplum olmaya yatkın olmadığını birçok kez belirtir. Burada söz konusu olan bir toplum değildir zaten, bu modern halk kendini düşünmeye devam ettikçe düzeni bozacak hiçbir şey yoktur. Devlet müdahalesi tam da bu yüzden çarkın dönmesini engeller.

 Güçsüz ve yoksul aileler çoğaldıkça onların zayıflıkları çocuklarıyla taşınmaya devam edecek ve bir süre sonra devlet müdahalesi olmadığı sürece ortadan kalkacaklardı. Organizmaların türlere doğru evrimleştiği gibi insanlar da primitif, zayıf hallerinden sıyrılarak modern yapılarına doğru evrimleşecektir. Evrimleşme sürecini aslında yüzyıllara bağlamıştır, insanın karakterinin değişebileceğini fakat bunun uzun yıllar sonrasında olabileceğinin arkasında bu yüzden durur. Spencer bütün bunları 19. yüzyılda öne sürmüştür ve aradan iki yüz yıl geçmesine rağmen insanlığın primitif sürecinin etkilerini üzerinden hala atamadığına şahitlik ediyoruz. Sözü edilen evrimi belli ki dışarıdan gözlemleyemeyeceğiz fakat bu kendimizden umut kesmemiz anlamına gelmiyor, primitif hırkalarımızı üzerimizden bireysel olarak atabilme seçeneğimiz hala var.

 Spencer’a geri dönersek, kendisi etik olarak çok fazla yönden sorgulanıp tartışılabilecek yazılara imza attıysa da yaş aldıkça radikalleşmeye başladı. Spencer her zaman yazdıklarının, düşündüklerinin etik açıdan stabil olmadığının, tartışmaya açık olduğunun bilincindeydi; öte yandan, yıllar geçtikçe bu bilincin artması onun liberalliğe sırtını çevirdiğini kanıtlamaz. Süreci bozmadan soyut ahlaki prensiplerin somut konulara nasıl uyarlanabileceği konusunda tutarlı bir teori getiremiyordu. Ayrıca kaçınılmaz olarak gördüğü “evrimini tamamlamış insan” henüz ortaya çıkmamıştı yani Spencer’ın etiğinin bir süjesi bulunmuyordu. Kısacası bu kafa karışıklığı başından beri vardı ve son yıllarında daha da rahatsız edici bir hal alıp Spencer’ı kötümserliğe ve hayal kırıklığına uğrattı. Kendi zamanını bile yıldırıcı bulan Spencer, 21. yüzyılda intiharın eşikliğine sürüklenirdi.

Bir cevap yazın