Küfürlü Sabah

Bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz, öyle ya da böyle sabah yataklardan kalkmayı başarıyoruz. Gece yastığa başımızı koyduğumuzda kalkıp kalkamayacağımıza dair düşünmüyoruz çoğu zaman. Bilmiyoruz. Her sabah farklı bir insan uyanıyor, dün bıraktığım yerdeki ben değilim artık. Bazı sabahlar, neşe yanımda uyanmamı beklerken; bazen de durdurulamaz bir şekilde etrafımdaki her şeyi tuzla buz etmek istiyorum. Lambanın kıpırdamadan duruşundan nefret ediyorum, onun sakinliği beni çılgına çeviriyor. Aslında sadece kıskanıyorum onu, maddeyi kıskanıyorum; maddenin hareketsizliğini, umursamazlığını, var olmama sancılarını kıskanıyorum. Yüzleşmesi gereken insanlar, dinliyormuş gibi yapması gereken konuşmalar, sahteliğe şahit olduktan sonra gerçeklik damlalarını çölde arıyormuşçasına yaşamak zorunda değil ki o! Hakikatin peşinden koşmak durumunda da kalmıyor. İçinde yanardağlar patlamıyor, lavlar kimsenin değemeyeceği yerlere saçılmıyor; bense kül olmuşum. Bir bardak su bile istemem kimseden, göçtüğüm zaman peşimden koşan alacaklılar istemiyorum. Zaten 4 madde de benim içimde değil mi? İstersem ateş olurum, istersem su olurum, istersem toprak, ister hava! Suya gözyaşı diyoruz, onda zorlanmaya başlıyorum gün geçtikçe. Derdimin çaresi değil artık ağlamak, çözmüyor çözülmeyeni; çocukluğa dair özlediğim bir şey daha, gözyaşlarının her kapıyı açacağına, tüm fırtınaları dindireceğine inanırdım. Gözyaşı eşiğim gün geçtikçe korkunç şekilde düşüyor, büyüyorum çünkü o da zamandan bağımsız bir eylem. “Ben” de zamandan bağımsız, merkezde değiliz, ilk değiliz son değiliz, mühim hiç değiliz. Küfürle uyandığımız sabahların nedeni buradan geliyor, bazıları bu dünyada yerini tam anlayamadığı için, bazıları da önemsizliklerini kavradığı için böylesine öfkeli gün ışığına karşı. Bazı zamanlar yalnızlık tek cevapmış gibi geliyor fakat sonra kapım çalınıyor, başka bir dünyaya davet ediliyorum kendimden uzaklaşarak. Karşımdakinin her cümlesiyle unutuyorum kendimi, fakat aniden odadan, ondan kaçma isteği doğmaya başlıyor içimde; kendimi unutsam bile, arıyorum o ortak paydayı. Bulamayınca bütün oda bir harabeye dönüşüyor yavaş yavaş; her şey yok oluyor, bir ben kalıyorum bir de ayna. O aynaya baktığımda gördüğüm tek şey mikroskobik bir karınca, şaşırmıyorum. Kendimize yüklediğimiz içi boş manaları taşıyamaz ki bu karınca, kılığa da ihtiyacı yoktur, etrafındaki cüsseli insanlarla ilgilenmez bile.

Ne çok şey olmak istiyorum ben böyle, şu sıralar ağır geliyor kendimi taşımak; kendime yüklediğim manalardan değil, küçücük olduğunu bilerek yaşamanın ağırlığı bu. Hangisi daha iyi? Bu ağırlığın vermiş olduğu yalnızlığı böylesine deneyimledikten sonra nasıl tekrardan kurarım ilişkilerimi? Çevrenizdekilerle aynı dili konuşmanız bir ortak payda sağlar mı sizce? Kelimelerin güçsüz kaldığı yerde, sessizliğinizin dilini konuşmaya başlarsınız kendinizle. Kimsenin öğrenemeyeceği, sizin de kimseye öğretemeyeceğiniz bir dil bu. Karşımdaki çatlaklarımdan sızan aydınlığı görsün istemem. Kimseye bu gücü vermek istemem, bana ait olmalı kendimi tanıyışım ve sessizliğim. Fakat ‘Ben seni tanıyorum’ ağızdan ne kadar kolay çıkan, kalemden ne kadar basit dökülen bir cümlesin sen böyle! Hayatımdaki bir tek insan için bile sarf edemem. Zaman geçtikçe zaten gerçek manada tanımak istemediğimi fark ediyorum. Herkesten birer parça gözlemliyorum, onun masasında düşünüyorum kendimi; onun hayatını yaşamaya çalışıyorum ama onu tanımak istemiyorum. Bu şekilde onlarca hayat yaşadım, başkalarının deneyimleri benim yol haritam oldu. Fakat onları tanımadım. Bazı şeyler saklı kalmalı, o kabuktan bir milim ışık süzülmemeli. Kimse benim için kullanmasın bu sözleri. Anlaşılmak, tanınmak, çözülmek istemiyorum. Kendi kuytuma, kör noktalarıma, içeriye kimseyi almayacağım. 

Bir cevap yazın