Mum

Kendimizi yok etmeye programlanmışız, mumu titizlikle karşıdan karşıya geçirmeye çalışırken nefes almaya devam ediyoruz! Bir yanımız yaşamla doluyken diğer yanımız son baharının özlemini çekip ölümün kapısını bulmaya çalışıyor. Bir şeyi gerçekten isteyip istemediğimiz hakkında bu kadar gelgitler yaşamamız da böyle açıklanabilir belki. Ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış ruhlarız, hele ki yaşamın anlamsızlığını kavrayıp çevresinden elini eteğini çekmiş biri bu ikisinin arasında ezilen bir ruhtur. Her hareketimizi, davranışımızı, sözlerimizi baltalayan kim biliyor musunuz? Biz! Muma geri dönelim biraz. Çok önemli mesela o mum bizim için, tek amacımız var bu hayatta; mumu söndürmeden karşıya geçmek, çok dikkatli olmak gerek değil mi? Görevin mahiyetini anlayamıyoruz fakat, durmadan nefes alıp veriyoruz üstüne inatla; gereksizce konuşmaya devam ediyoruz, bazen koşuyoruz bile farkında olmadan. Neden yapıyoruz bunu? Karşı tarafta öğreneceklerimizden dolayı belki de. Aslında apaçık bir şekilde istemiyoruz mumun alevler içinde yanmasını, paramparça olmak istiyoruz onun yerine; tam olmak korkunç gelebilir.

Ölüme mi yaşama mı yakın olduğumuz benden sana değişebilir, elimizden gelmiyordur belki de sadece süzülen bir ruh olarak doğmuşuzdur ayaklarımız yere basmaz hiç. İdealar dünyası için yanıp tutuşuruz. Yaşama yakın olmak da ayıplanacak bir şey değil, suçlayacak kimse yok yine -kendimizden başka. Belki de bu istekler biz daha doğmadan önce doğamızdan geliyordur. Ben hangisine aitim bilmiyorum, değişiyorum; aynı zamanda değişmeyeceğim diye dehşete düşüyorum mütemadiyen. Acıdan vazgeçersem, yaşama kollarımı kör olmak pahasıyla açarsam öz benliğimi kaybedeceğimi biliyorum; bana bir kötülüğü yok ki, ölüm de yok ucunda. Ne demiş Oruç Aruoba: “Acıları bile anılara dönüştürürüz biz.” Acıyı sevmem, beni ben yapıyor; yitip gidenler beni ben yapıyor, bir süre sonra anılara dönüşüyorlar ve hayatımın her tarafına işliyorlar.

Bilmeden, idrak yoksunluğuyla kırıp döktüğüm; sonradan kırıp döktüklerimin aslında bende yerleri olmadığını fark ediyorum. Belki de kendimizi yok etmeye programlamış olmamız iyi bir şeydir. Söylemek isteyip söyleyemediklerimizi, yapmak istediklerimizi yapamadıklarımızı, yorgunluktan öleceğimizi düşündüğümüzde durmak istediğimizde bizi ölesiye koşturan o ölme isteğidir belki de. İşte geri dönüyoruz yine, yaşamla ölüm bir. Siz yaşamınıza istekle devam ederken gölgenizde saklanan bir ölüm tüm sessizliğiyle -bu öyle bir sessizliktir ki, insanın kendine sağır olması gibidir, bekliyor öylece. Bütün bu sabote edişlerimiz doğamızın, bilincimizin bizimle konuşmasıdır belki de. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, kulak asmazsanız duymaktan nefret edeceksiniz bir süre sonra. Her şeyin başında, sonunda dinlemek var; konuşmak yok. Okumak var, konuşmak yok. Ölüm var, yaşam var.

Ölümü de yaşamı da kucaklamaya karar verdim, fakat cilalanmış bir yaşamı değil; eskitilmiş, yıllanmış, antika bir yaşamı seçtim ben. Güleceğim bir şekilde ama neye bilmiyorum. Kimse de merak etmesin neye güldüğümü. Bir şeyler gülünç olduğu için değil, ağlamalara nasıl ihtiyacımız varsa gülmelere de ihtiyacımız var. Fakat ikisi de bir! Tanıştığım ruhu yüce, yeryüzüne ait olmayan bir adam anlattı bana birliği, resim böyle biraz daha bulanık. Netlik sadece bir yanılgıdır. Bir 29 harfin daha olması yazarak netleşeceğimi göstermeyecek; sorun kelimeler, harfler değil. Sorunun kendisi benim. Mum karşımda duruyor şimdi, bir üflememle tüm aydınlığıma kavuşacağım.

Bir cevap yazın