Bağımlılıkların Değişimi

Özgür değiliz. Özgürlüğümüzü kazanacak durumda hiç değiliz. Şeyler artık hayat ünitelerimiz oldu ve onlardan bağımsız şekilde yaşayamıyoruz. Esasen düşündüğünüzde, insanlığın başından beri dünyaya onun sunduğu türlü türlü araçlara, etraftakilere bağımlı hayatlarımızı idame ettirmişiz. Neyin tutsağı olduğumuz takvim yapraklarına göre değişiyor. İçine doğulan bir “doğa” vardı en başta, dengeli bir ilişki vardı insanla onun arasında. İhtiyaçlar gideriliyor, yuvalar sunuluyor ve her gün farklı yerlerinden doğuyordu “doğa”, tabii olarak her gün bambaşka yerlerinden faydalanmak kaçınılmaz bir durumdu. Bir zamanlar kendine kovuklarda yer bulanlar, sonraları ağacın kendisine hükmetme isteğiyle dolup taştılar. Her zaman daha büyük şeylerin bir parçası olmak isteriz, ya da bahsedilen büyük şeyler olmayı. Her yeni keşifte daha da uzaklaştılar doğadan böylece, her seferinde ondan bir şeyler alarak. Fakat ne büyük bir cesarettir bu: verebileceğinden fazlasını almak.

Doğa ile insan arasındaki ilişki başından beri bir üstünlük savaşıydı aslında, bu savaşı kimin başlattığı apaçık biliniyor. Üstlük hissi ve bundan doğan sömürü isteği, 17. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile belirgin halini almıştır. Bunca zaman doğaya bağımlı olan insanlar, evrenin merkezine yerleştirilmiş; eline verilmemesi gereken bir güç oyuncağı verilmiştir. Us yüceltilmiştir ve böylece doğaya verilen önem, -bir zamanlar arkhenin doğa kaynaklı olduğu düşünceleri yaygınken- Aydınlanma felsefesi ile gitgide azalmıştır. Kendini hiçbir yere sığdıramayan insan, bu sefer evrenin ta kendisi olmuştur. Tek amacı da nefes alıp verdiği sürece, başta tabiat olmak üzere etrafında ne kadar güçsüz duran şey varsa boyunduruğu altına almak istemiştir. Kendi hakimiyetini sürdürmek adına ya da evrenin merkezine yakışmak adına, cevap veremeyen her şeye üstünlük kurmaya çalışmıştır. Bu yıkımın sonuçlarının uzun vadede dünyayı yiyip bitireceğini tahmin edemediklerinden, nasıl olsa cevap veremiyor düşüncesiyle devam etmişlerdir. Günler, yıllar geçtikçe fabrikalar kurulmuş; atıklar almış başını gitmiş; bütün bu bile isteye zehirlemeden dolayı doğa küsmüştür bize.

Sonrasında “teknoloji” denilen aslında bu yüzyılların yeni bağımlısı olduğumuz kavram, kölesi olduğumuz yeni şey olarak sahnede yerini alıyor. Çok değerli hayatlarımız şimdi bir buluta sığabiliyor, aslında ego sahibi olan canlılar için birine bu denli bağlanmak ve hayatını kendinden başka bir şeyin ellerine bırakmak zedeleyici bir davranış olması gerek. Belki de teknolojinin kurduğu üstünlüğün, köleliğimizin farkındalığını bilinçaltımızın derinliklerine atıyoruz ve sonra derinden hissettiğimiz bu zayıflık kendini depresyon olarak tezahür ediyor. Çünkü bu sefer hükmedemediğimiz bir olgu çıktı karşımıza, robotlar dünyayı ele geçirecek düşüncesi doğa bizi yiyip yutacak düşüncesinden daha yaygın. Kontrol edemediğimiz her şeyin kölesiyiz belli ki.

Teknolojinin günümüze bahşettiği sosyal medya araçlarını düşünün, mesela Instagram doğal seleksiyonun modern versiyonudur; doğada bu kavram çok daha haşin bir haldedir fakat bizim yüzyılın güçlüsü bu tür yerlerde zuhur eder ve insanlara kusursuz hayatını empoze eder. Oysaki kendini sudaki aslan gören bu tür insanlar, inanılmaz derecede güvensiz ve mutsuzlardır; lakin suya bakan tarafını asla göstermez, bu yüzdendir ki görülen taraf bir yanılgıdır. Gerçekliğin için boşaltılmış ve çarpıtılmıştır çoğu zaman. Aynı zamanda teknoloji, hız, inovasyon ve bunlardan doğan sürekli geleceği planlama telaşesi insanları günlerinden uzaklaştırıp anksiyete atakları geçiren kişilikler yapmıştır. Şunu kabul etmeliyiz ki, esasen hiçbir şeyi kontrol edemeyiz; boşlukları çıkardığında bir elmaya sığacak dünyaya kendinizi sığdırmak ancak bunu kabul etmekle olur.

Bir cevap yazın