Ertele(me)

En çok kullandığınız zaman kipini bir düşünün. Evet şu düşkünü mü esiri mi olduğumuz belli olmayan gelecek zamandan bahsediyorum. Kullana kullana aşınan ve içi boşaltılıp anlamsızca kullanılan kelimelere döndürdük bu fiiller topluluğunu da. Fiil diyorum ama şaşırıyorum da biraz, fiile aykırı bir şey yapıyoruz esasen; eylemden söz etmekle eylemek arasındaki farkı görmezden gelip ağzımızdan çıkanların kafamızda katiyen işleme geçirmiyoruz. Ah bir ağzımızdan çıkanı beynimiz duysa keşke! O duysa söyleyip de sadece havaya karıştırdığımız cümlelerin bir manası ve fiiliyatı olacak. Aslında sınırlarımızı bilmek, yalnızca onların içerisinde hareket edebileceğimizin farkındalığını kazanmak; yapamayacaklarımızın sözünü vermemize izin vermeyecek otomatik olarak. Fakat bazen yapabileceklerimizden bile kaçıyoruz, kendimizi kaldıracak gücü bulamıyoruz hiçbir yerde doğru yerlere bakmadığımızdan. Sürekli erteleyerek ve görmezden gelerek son kalan güç kırıntılarını da birer birer tüketiyoruz. Dikkatinizi çekmek istiyorum ki tek tüketici biz değiliz, “erteleme” eylemi bizi tüketiyor karşılığında. Yapmadığımız yahut söylenmemiş gibi davrandığımız şeyler günden güne birikiyor ve ruhumuzun üstüne biniyor; ruhunuz nerede bilmiyorum, bana sorsanız ben de söyleyemem. Eğer bu ertelediklerimizin bir son tarihi var ise, yaklaşmakta olan tarih de üstümüze çörekleniyor ve tüm bu hissedilen acıdan dolayı bir şey yapamaz oluyoruz; ta ki son güne kadar. Yarın yokmuşçasına deli gibi adıyoruz kendimizi önümüzdeki işe, ortaya bir şeyler çıktıkça rahatlıyoruz ve biraz da neşeleniyoruz. Erteleye erteleye ruhunuza demir atan ağırlıkları kaldırıyor eyleme döktüğünüz işler. Halbuki arkaya attıklarımızı baştan önümüze koysak bu mutluluğu da ertelemek zorunda kalmayacağız, bir devir daime dönüşecek. Suçluluklar, öfkeli ruh halleri ve amaçsızlık hissi; ertelemeciliğin getirdikleri bu saydıklarımken, eyleme dökmek istediklerimizin bizden istediği sadece efor ve zaman; verdiği şey ise tamamlanmışlık hissi ve bunun sağladığı mutluluk. Aslında ertelemekle zor olanı seçiyoruz, sancılı olan yoldayız çünkü yaptığımızın bilinçli bir şekilde benliği sabote etmek olduğunun farkındayız. Sürekli bir karın ağrısıyla yaşamak gibi bir şey bu ertelemek; neden bir Arveles almayalı geciktirelim? Reklama girmiyordur umarım bu, ilaç mümessili hiç değilim zaten.

Ertelemenin sebep olduğu stresi ve hayatınla hiçbir şey yapmıyormuş hissiyatını düşünüyorum da ruhunuzun ve bedeninizin size ait olmadığı bir hayat canlanıyor gözümde. Tüm yaratıcılığımızı nasıl işlerimizi daha fazla sürüncemeye dönüştüreceğimiz planları yaparak heba ediyoruz. Evet, ertelemenin planını yapıp; ertelenen şeylerin hesabını bile tutamıyoruz. İşleri ötelemek bu kadar acı vericiyken, işleri zamanında yapmanın hayatımızı bir noktasından değiştirebileceğini mantığımız almıyor. Geciktirmeye devam ettikçe bu bir alışkanlık hatta bir yaşam tarzı haline geliyor. Böylece bir kere daha kendimizi dipsiz kuyulara atıyoruz. Peki ama neden bu zincire mahkûm ediyoruz kendimizi? Her şeyin bağlanabileceği bir “korku” var içimizde ya o eyleme değer vermiyoruz ya da eylemin kendisi ve sonuçları hakkında negatif düşüncelere sahibiz. Bir bakıma iyi de hissettiriyor -fakat yalnızca kısa vadede, bize acı veren işlerden kaçmak hazza yakınlaşmak demek çünkü. Yani ertelemekle kendimizi ödüllendiriyoruz bir nevi, ödüllendirici davranışın tekrarlanmasıyla bunun alışkanlığa dönüştüğünü görüyoruz. Aslında beynimiz uzun vadede bu davranışın daha büyük streslere yol açacağını biliyor fakat gelecekti benliğini kendisine ait görmediğinden yalnızca içinde bulunduğu ana odaklanıyor böylece en haz verici ve işten kaynaklanan negatif duygulardan uzaklaştırıcı bulduğu ertelemeyi devreye sokuyor. Evet ertelemen gelecekteki seni ilgilendiriyor ama ben yalnızca şimdiki ana odaklıyım, bu benim problemim değil; gelecekteki sen bana bir yabancı ve ben onun için düşünemem diyor muhterem beynimiz. Gelecekten bu denli korkmamız, belirsiz ve yabancı gelmesi de bundan kaynaklıdır belki de.

Size bu hastalığı nasıl yeneceğinizi anlatamam ya da yaratıcılığınızı arttırabileceğini düşündüğüm uygulamaları, teknikleri öneremem çünkü bunların yalanlardan ibaret olduğu kanısındayım. 10 ADIMDA 18 ADIM GİDİN, YARATICI OLMANIN YOLLARI, ZAMANINIZI YÖNETİN zırvalıklarıyla kimsenin vaktini çalmama taraftarıyım. Siz de bunlara alet olmayın derim, kendi doğrularınızı yaratmanız yeterli olacaktır. Fakat ertelemekten daha ödüllendirici bir şey bulun kendinize, nesneyi değiştirdiğiniz zaman alışkanlığın zincirinin bir yerinden kopacağına inanıyorum. Tamam bugün ertelemeyi bırakacağım deyip sıyrılamıyoruz bu hastalıktan çoğu zaman. Öncelikle ertelediğiniz her şeyle barışın, bunların hiçbiri sizi tanımlamıyor; geçmişte kaldı ve o geçmişe çoktan bir sünger çekildi bile. Kendinizi erteledikleriniz yüzünden affetmediğiniz sürece her işe başladığınızda “ben zaten bunları baştan yapmamıştım, şimdi geriden geliyorum” düşüncesi tezahür edecektir. Eğer tahayyül sınırlarımızı, yeteneklerimizi ve kendimizi yeterince tanırsak ertelediğimiz işler kalmayacak ortada; çünkü tabağımıza baştan almamış olacağız bu tür şeyleri. Ayrıca dünyanın her seferinde önümüze iyilikler ve güzellikler çıkarmayacağını bilerek önümüzdeki işi bitirip şu sunulan güzelliklere odaklanmayı hızlandırabiliriz aslında. Bazen o işi yapma sürecine değil de sonucuna odaklanmamızın daha fazla yararı olabiliyor bize, bitiş çizgisindeki mutluluğunuzu düşünerek ne yapıyorsanız ona devam etmenizde yardımcı olabilir. Artı olarak, ertelemenize yardımcı olan aletleri ortadan kaldırın; sizi aşağı çeken toksik insanlardan nasıl kurtuluyorsanız bu esiri olduğunuz aletlerden de kurtulun. Eğer bu alışkanlığınızı ödüllendirici halinden soyutlarsanız ve acı veren bir eyleme dönüştürürseniz; ortadan kalkmaz mı sizce de? Fakat ben ne bilirim ki, cevapların fazlasıyla şahsa münhasır olduğunu düşünüyorum. Gerçekten “neden” ertelediğinizin cevabı içinizde bir yerlerde duruyor, nedenini bulup içinizdeki düşmanı tanıdıktan sonra onu nasıl elimine edeceğiniz sizin kendi tecrübelerinizden geçiyor. Erteleyişlerimizin altında ezilip büzülmemek dileğiyle…

Bir cevap yazın