Evim

Saat 00:29, hiç olmadığım kadar uyanığım ve evimdeyim. Beni delicesine içine çeken kuyunun üstünü kapatıp üstüne tuğlalarını teker teker taşıyıp inşa etmişim gibi. Elimi attığım şeylerin eriyip gitmesi gibi beni örten duvarlar da birer birer eriyip gittiğini hissediyorum. Kendimi korumaya çalıştığım yerlerden çatırdamaya başlıyorlar. Etrafımın dört duvarla örülü olduğu fikri bile rahatlatıyor, çok şey saklama gereği duyduğumuzdan yetmemiş bir de evin içini bölmüşüz duvarlarla. Her odada farklı bir hayat, farklı bir oyun sahneleniyor. Hepsi dile gelmek istiyor belli ki, anlatacak ne çok şeyleri vardır! Yine de tuğlalardan bile korktuğumuzdan bazı şeyleri kendimizle hallederiz, sessiz sedasız. Kelimenin tam anlamıyla çıplak olabildiğimiz tek yer olan evlerde bile durumun bedbahtlığını saklamak için sansürleriz konuşmaları, sıkıntıları. Yine de bunları bir kenara bırakalım. Ev hissini ararız çoğu zaman, rahatlığı aradığımız gibi. Elimizi, ayağımızı nereye koyacağımızı bilemeyiz başka evlerde; emanet gibi dururuz çoğu zaman. Başkalarının mahremiyetlerine göz atıyormuş gibi hissederim her bakışta. O yüzden alelade insanlarla dolsun istemem evim, bir anlamı ve önemi olmalı mahremiyetimi en dibine kadar paylaşacağım insanların. Mutfağın masasında saatlerce konuşacağın, kahvelerin dibini göreceğin, sese dökmek istediklerini paylaşacağın insanları çağırmalısın mabedine. Hayatına ne denli az insan alırsan, evine de öylesine saygı duymalısın. Her bir odanın ruhu var dedim, hisseder. Her bir oda da farklı hissettirir sana, mutfak mutluluktur bana göre. Yemekler, tatlılar… derdini hamurla beraber kalıptan kazımak iyi gelir mesela. Pişmemiş kek hamurunu yiyince de dönerim ben çocukluğuma, kimse de bana karnında kurt çıkacak diyemez şimdi! Bütün bu satırları da evimde yazarım, başka ait hissettiğim neresi var ki? Dışarda gezip dururken, içinde adını koyamadığın sıkıntının tezahür etmesi de evini özlemendendir. Günlük hayatının, takındığın maskelerinin ağırlığını çekmecelere kaldırdığın yer evindir çünkü. İçin dışın bir olur, bedenin başka yerdeyken ruhun orada burada olmaz; ikisi de seninle, aynı evde, aynı odada oturur durur. İstersem küfrederim eşyalarımın sakinliğine, istersem de dans ederim kendimle. Bir kuytu köşe bulup oturup ağlayabilirim de, sessizliğinizi bozacak hangi hadsiz çıkabilir ki karşınıza? Kedili pijamalarınızın üstüne sabahlığınızı giyip çiçeklerinizi sularken onlarla konuşabilirsiniz, bulabileceğiniz en iyi dinleyicilerdir emin olabilirsiniz. Siz anlatırken belleklerine kaydedip delice yargılamazlar içten içe. Aşkla ilişkilendirenler oluyor bu “evinde hissetme” fenomenini, yanlış! Bir tane eviniz vardır sadece, güzel yapan da odur zaten. Evinizde hissettiren insanlar birer birer yıkılır ve sizi de bir parça yıkmadan tamamlamaz işini fakat eviniz hep dimdik ayakta durur. Oturup kırılan yerlerinizden tamir olursunuz evinizde, “tam” halinize kavuşursunuz böylece. Gördüğünüz gibi, eviniz iyileştirir de sizi. Odalardaki başka hayatları yaşamanızı sağlar, duvarların tecrübesinden nasibinizi alırsınız. Nasıl bu kadar penceresi varsa sizin de içinizden o kadar pencere açılır, her seferinde başka bakarsınız hayatınıza, olaylara, kişilere. Siz de o pencerelere demirlik takarsınız zamanla, incindiğiniz yerlerden bir daha yara almamak için. Karşınızdaki bu demirleri yıkmaya kalkışmasın. Bazı insanlar gelir, ışıklarınızı kapatırsınız evde yok taklidiyle; kalabalık ve anlamsız seslere ihtiyacınız yoktur çünkü. Dilerim ki ne zaman ışıkları açacağınızı ne zaman da kapatacağınızı bilirsiniz hayatınız boyunca!

Bir cevap yazın