Karadut

Karadutun lekesini sadece kendi yaprağı çıkarır. Tüm hayatınızı bu cümle üzerine kurabilirsiniz. Leke de karadutun kendisinden kaynaklanıyor, onun çözünüp gitmesi de. İçimizde taşıdığımız “kendini yok etme içgüdüsü” hayatımıza bile isteye bazen de istemeyerek sürdüğümüz lekelerle gösteriyor kendini. Aklımızı dinlemeyi seçmediğimiz anlar da bu içgüdünün altında hareket ettiğimiz zamanlardan sayılabilir. Aslında herkesin içinde saf kötülüğün olduğunu bildiğimiz halde gördüğümüz iyilik parçalarına inanmak istiyoruz. Deli gibi güvenmeye, inanmaya ve sevmeye ihtiyacımız var işte; neden bilmiyorum. İçimizdeki “yaşama içgüdüsü” bize güvenip sevme ihtiyacını sunuyor belki de. Tuhaf olan, karadutluğumuzun farkında olmayışımız. Lekeyi bir başka lekelerle çıkarmaya çalışıyoruz; yarayı yarayla kapatmaya çalışıyoruz anlayacağınız. Birinin bizim izin verdiğimiz yerlerden yaralar açmasını, bir başkasını hayatımıza alarak telafi ediyoruz. Ne mantıksız hareket. Sonlar hep aynı, hep farklı yerlerden kırıldığımızı düşünüyoruz ama yanılıyoruz. Yahu biçki dikiş mankeni değiliz ki biz yamalarla hayatımıza devam edelim! Ek parçalarla olmaz iyileşme ve toparlanma. Kendinden bir şeyler bulacaksın onun için, karadutun yaprağı gibi. İçinde duyacaksın her şeyi, bazen kapatmak zorunda kalacaksın dışındaki her şeye. O kadar çok şey olabilir ki senin için “karadut yaprağı”. Önemli olan bulabilmek, aramaya çalışmadan. Ruhunun en derininden yetişmeli bu yaprak, başka bağ bahçelere gözün kaymadan en derininde yetiştirmelisin ilacını. Yoksa bağımlı olursun çevrene, derman arayacağım derken dert içinde yüzmeye başlarsın fark etmeden. Hayatınıza alacağınız yanlış insanlar, sizin özenle yetiştirip sakındığınız yaprakları bir kurt misali yiyip bitirir. Fakat bilemiyoruz bazen, görmemeyi seçiyoruz ya da; alıyoruz kurtları hayatımıza.

Anneme karadut meselesini anlatınca bana, “kişi kendi bokunu temizlesin o zaman” diyerek kendi yorumunu kattı. Yediğimiz haltları kendimiz temizlemeliyiz, annem çoğu zaman haklıdır. Yok katiyen minnet etmeyin başkasına. Başkasının haltlarını da temizlememek gerekiyor böylece, herkes kendi tabağını yıkasa, kendi kapısının önünü süpürse; kalacak mı pislik sizce? Annem gibi konuşmaya başladım, evi dağınık gördüğü halinden pay aldım sanırım. Kendi hayatımızın burnu boktan çıkmazken elimize bir değnek alıp milletin hayatına sokuyoruz, evet bence çomak sokuyoruz. Herkes kendi savaşlarını vermeli, tek başına. Yorulduysa da durulmalı, beyaz bayrağı çekip kovuğuna çekilmeli; başkasıyla paylaşınca daha da çoğalıyor dertler, tıpkı mutluluk gibi. Bir sorunu çözdü diye hepsini de bir başkasıyla çözeceğiz diye bir şey yok, denk geldi ve geçti. Yalnızlık fikrine böyle böyle alışmalı insan; iki veya ikiden fazla kişiyi barındıran her ilişkiye dair umudum ve inancım azalıyor benim de. Yıkılmaz dediğim her birlikteliğin yerinde yeller esiyor. Sapasağlam duran “benliklerimiz” ve ruhumuzu sığdırmaya çalıştığımız evlerimiz sadece.

Bir cevap yazın