Parizyen Olmalı

“Parizyen” sözcüğünü duyduğum andan itibaren kafamda canlanan siyah beyaz ama aynı zamanda renkli, öfkeli ama bir o kadar da neşeli, kararlılığının yanında seçeneklerin arasında sıkışıp kalan, bir kotla harikalar yaratan insanlar hayata geliyor bir nevi. Fakat aslı astarı nedir bu kelimenin, nereden çıktığı belli ama nerelere ulaşmıştır, kaç hayat harcanmıştır bu yolda şimdiye kadar? Parizyenlik için Fransa’nın göbeğinde mi doğmak gerekir yoksa sonradan mı sahip olunur bu sıfata? Belki de biraz meşgul olunabilir bu sorularla.

“Her şeye sahip olan insan” deniliyor yakın çevrelerde kendilerine, hem de neredeyse sıfır çaba ile. Sabah yarım kepekli reçelli ekmeğiyle ve bir fincan kahveyle gününe başlar, dolabına bakmadan seçtiği parçalarla, saçını taramaya dahi efor sarf etmeyerek hayatının akışına bırakır kendini Parizyenler. Bilerek mi yaratılır bu eforsuz görünümler, davranış ve tutumlar; yoksa Fransız paketiyle beraber mi geliyor bilemiyorum. Aslında ilgi merkezi olmak isterler, sadece bunu istediklerini belli etmenin banal bir tavır olduğunu bilirler. Hayatlarının merkezi de dünyası da kendileridir, gizli bir anlaşma değildir; bunu alelade gösterirler her fırsatta. Anlayacağınız bir yıpranma da söz konusu değil, çoğu zaman çevremizdekileri üzmeyeceğiz diye göbeklerimizi çatlatıyoruz kendimizi her yerden kanatarak. Bencillik demeye dilim varmıyor buna, beni kavramadan bizi kavramanın mümkün olmadığını savunanlardanım. İsteklerini, ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmadığı sürece insan çevresine düşman olur; beni buna siz mecbur ettiniz diyerek ve çoğu zaman düşmanlıklarının da farkına varmazlar. Bilinçaltına itelenen bir çöp daha.

Esasen bunların hepsi mitlerden oluşma derlemelerdir, Parizyen denilen kavramın üstüne yaşanılan hayatlar yoktur diyemem fakat bütün her şeye aynı anda sahip olduğunuz bir dünya ütopiktir. Bunları parça parça alıp hayatımıza entegre etme gücü elimizde, bu gücün elimizde olduğunu da hissetmeliyiz her defasında. Özgürlük anlayışını alabiliriz hayatımıza mesela. Hayatınızın kendi seçeneklerinizden ibaret bir test olduğunu, 3 yanlışın 1 doğru yaptığını düşünerek yaşayabilirsiniz, bu sizin elinizde. Parizyenlik diye önümüze sunulan şey aslında bugün herkesin yaşadığı ikilemlerin bir hayat standardına dönmüş hali kanımca, sadece bunu o başlığın altında yaşamak zorunda değilsiniz. Fakat Parizyenlik adına giyilen şeyler, takılan takılar ve sürülen parfümler hikâyenin ticari kaygılar barındıran kısmıdır ve çoğu bu tür hikayelerden oluşur. Özgüveni hissetmek için bu tip araçlara ihtiyacı olmamalı insanların, bir gruba aitlik hissi yoldan çıkartıyor olabilir belki de. Arada sırada insan kendini şımartabilir fakat bu bir bağımlılığa dönüşürse ekonomik ve psikolojik açıdan getireceği sorunlar, aynada görmek istediğiniz kıyafetlerin içini doldurmaya yetecek mi orası tartışılır.

Düstur edinebileceğimiz birkaç özellik olduğunu söyleyebilirim okuduğum stereotiplere göre ve bir parçanız haline gelebilir bu özellikler. Ve tek kelimelik bir “sadelik”. Abartı olan her şeyden, her duygudan, her olaydan ve herkesten kaçınmayı bilmeli bir insan. Abartı yaşamadığında zamanın kıymetini biliyorsun ve nesnelere yüklediğin anlamların altında nefes alamadığının farkına varıyorsun bir nevi. Yavaşlayınca her şey daha güzel gözüküyor insana, dünyanın empoze ettiği hıza inat abartmayalım ve yavaşlayalım biz de. Abartı olan her şey dedim ya, makyajı da sayalım içinde; oldum olası makyaj yapmayı sevmemişimdir, saklanmak gibi gelmiştir bana hep. “Yanlış” diye itham etmiyorum kimseyi, haddim değil; yürüdüğüm çizgiyi gösteriyorum yalnızca. Ağzımdan çıkan her şey bunların göstergesi. Dönelim sadeliğe, bir kere keşfedildikten sonra vazgeçmesi zor oluyor bu meretten. Hayatınıza aldıklarınızın taşıyabileceğinizden fazlası olduğunu görünce bilin ki zamanı gelmiştir dönmenin, birer birer kurtulun yüklerinizden; sadeleşin ve yavaşlayın.

Yalnızlığınızla barışın hatta çoğu zaman yalnız kalmayı tercih edin. Çözemediğiniz tüm sorular, kişiler ve olaylar çorap söküğü gibi gelecektir size. Onun ucundan tutmak için etrafınızdaki seslerin kalabalıklığından sıyrılıp kendi kalabalığınızla baş başa kalmanız ve hepsine teker teker söz vermeniz gerekiyor sadece. Uzlaşın kendinizle, sadece o anlığına. Kalıp ve despot olmanın hiçbir faydası yok. Değişmekten korkarız çoğu zaman fakat değişmemek daha korkunç olabilir. Size korkunç derecede kötü gelenlerden de uzak durun demem o ki.. Ayrıca siz kendinizi kabul etmişken başkalarının etmemesini ve değiştirmeye çalışmasına da mahal vermeyin. Kimsenin de değişmesini istemeyin ya da değişmemelerini de beklemeyin. Eğer bir değişim gerçekleşecekse bu sizin istediğiniz yolda, sizin rehberliğinizde olmalı.

Son olarak, beklentilerinizden sıyrılın. İnsanları, duyguları, olmasını istediğiniz olayları beklemekten vazgeçin. Bir kuş gibi hafif yaşamak istiyorsanız, kendinizi görerek yaşayın. Yol almayı gerçekten isteyin, -mış gibi yapmanın zararları yıkar geçer kurmaya çalıştığınız her şeyi. Yola çıktığınızda durmadan arkanıza bakıp görmeyi istediğiniz kişileri, hisleri unutun; arkaya baktığınız sürece önünüzdekileri kaçıracaksınız. Şimdi düşünün, bunları parizyenlik kisvesinin altına almanın gereksizliğini. Eğer ki hala bütün bunların Parizyenlik olduğunu savunacak olanlar var ise, o zaman hepimiz Parizyen olmalıyız.

Bir cevap yazın